BÖLGESEL VE KÜRESEL GÜÇLERİN KISKACINDA EZİLMİŞ BİR COĞRAFYA: KAFKASYA

Kadîm kültürlerin “güç” ile  “değer” arasında uyum kurma çabasına karşılık, Makyavel ile başladığı kabul edilen modern dönem genelde politikayı, özelde ise uluslararası ilişkileri değer boyutundan soyutlayan bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu durum öncelikli olarak Siyasî Coğrafya’nın kuruluş sürecinde belirmiş, bilimin kurucusu kabul edilen Alman Frederich Ratzel (1844-1904) makyavelist ve darvinist bir yaklaşımla ortaya attığı devlet evriminin organik teorisi tezinde devleti canlı bir organizma, ülkeyi ise organizmanın üzerinde yaşadığı hayat sahası (Lebensraum) olarak nitelendirmiştir. Ratzel, devletin de her canlı gibi beslenmeye ihtiyacı olduğundan bahisle, bu ihtiyacın karşılanması için yeni toprakların ilhak edilebileceğini söylemiş, böylece yayılmacı siyasete, sömürgeciliğe ve emperyalizme bilimsel bir zemin hazırlamıştır. Bu yaklaşım tarzı Siyasî Coğrafya’nın devamı olan ve günümüzde artık bağımsız bir bilim dalı sayılan jeopolitik alanında da kendini hissettirmiş, başta jeopolitik kavramını ilk kullanan İsveçli Rudolf Kjellen (1864-1922) olmak üzere Halford J. Mackinder (1861-1947), Karl Haushofer (1869-1945), Nicholas J. Spykman (1893-1943) ve Alfred T. Mahan (1840-1914) gibi pek çok bilim adamının görüşleri ve teorileri bu bakış açısıyla şekillenmiştir. XIX. ve XX. yy’a yön veren bütün jeopolitik kuramlarda yeryüzü coğrafyasının elde edilmesi gereken bir mal, devletlerin de bu malı elde etmek için savaşan organizasyonlar olarak öngörülmesi bu yüzdendir. Jeopolitiğin üzerinde yoğunlaştığı en temel konunun hâkimiyet kuramları (Kara Hâkimiyeti Kuramı, Kenar Kuşak Kuramı, Deniz Hâkimiyeti Kuramı vs.) olmasının altında da bu yaklaşım tarzı yatmaktadır. Konulara yönelik bakış açısı öylesine insanîlikten uzaklaşmış, öylesine mekanikleşmiştir ki ünlü Amerikalı stratejist Z. Brzezinski “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserinde dünyayı satranç tahtasına, devletleri de bu satrancın oyuncularına benzetmekten kendini alamamıştır. Yine aynı meyanda günümüzde süper güçler arasında devam eden mücadeleyi büyük oyun, yeryüzünü ise politik arena olarak niteleyen pek çok jeopolitikçiye rastlanmaktadır.

Konuya teorik bazı bilgiler vererek girmemizin nedeni, dünyada yakın geçmişte ve günümüzde cereyan eden önemli uluslararası olayların arka plânında hiçbir değer ve kutsal tanımayan bir güç ve hâkimiyet mücadelesinin yattığını gösterebilmektir. Olayın en ilgi çekici yönü ise bu mücadele geçmişte daha ziyade taraf olan toplumları ve coğrafyaları ilgilendirdiği ve etkilediği hâlde, yüzyılı aşkın bir süredir doğrudan taraf olmayanların çok daha fazla etkilendiği bir yapıya dönüşmüştür. Kafkasya Coğrafyası ve Kafkasyalılar bunun en açık örneğidir. Nitekim Kafkasya XVI. yy ile XX. yy arasında bölgesel, XX. yy başlarından itibaren ise hem bölgesel hem de küresel güçlerin mücadelesine sahne olmuştur. Kafkasya ve Kafkasyalılar için sonuç özetle şudur: Kan, gözyaşı, ölüm, sürgün ve acı. Pek tabi bir de insanlığa mâl olmuş direniş ve kahramanlık destanları. Yüzyıllardır, özellikle de XX. yy boyunca dünya gündeminden hiç eksik olmayan, yakın geçmişte ise Güney Osetya Savaşı nedeniyle tazelenen Kafkasya trajedisinin özü nedir? Kuşkusuz bu soruya doğru cevap verebilmek için Kafkasya’nın neresi, Kafkasyalılar’ın kimler olduğunun iyi bilinmesi gerekir.

Avrasya Coğrafyası’nın en önemli kesitlerinden birini oluşturan Kafkasya, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, kuzeyde Rusya, güneyde ise Anadolu ve İran arasında kalan bölgenin adıdır. Doğusu ve batısı denizlerle sınırlanan bölgenin kuzey sınırı Don ve Kuma Irmakları’nın aşağı havzaları ile Maniç depresyonuna kadar inmekte, güney sınırı ise büyük ölçüde Aras Irmağı tarafından çizilmektedir. Yüzölçümü 440 bin kilometrekare kadardır. Bölgeye adını ve kimliğini veren Kafkas Dağları, Kuzey Kafkaslar (Büyük Kafkas Dağları) ve Güney Kafkaslar (Küçük Kafkas Dağları) olmak üzere iki ayrı silsileden meydana gelmektedir. Ana kütleyi oluşturan Büyük Kafkas Dağları batıda Taman Yarımadası’ndan başlar, kuzeybatı-güneydoğu istikametini takip etmek suretiyle doğuda Apşeron Yarımadası’na kadar uzanır. Uzunluğu 1200 kilometreyi aşan, genişliği ise yer yer 200 kilometreyi bulan bu dağlar, Kafkasya’yı Kuzey Kafkasya (ki asıl Kafkasya burasıdır) ve Güney Kafkasya (Trans Kafkasya, Maveraün Kafkasya, Kafkas Ötesi) diye ortadan ikiye bölmüştür. Büyük Kafkas Dağları batı, orta ve doğu Kafkaslar olarak üç ayrı kısımdan oluşmakta olup, Kuban Irmağı Vadisi ile Daryal geçidi arasında kalan Orta Kafkaslar; silsilesinin en sarp, en geniş ve en yüksek kesimini oluşturur. Yüksekliği 5633 metreyi bulan ve “Kafkasya’nın Olimposu” olarak adlandırılan Elbruz ile yüksekliği 5047 metreyi bulan Kazbek Dorukları buradadır. Daryal Geçidi’nden Apseron Yarımadası’na kadar uzanan Doğu Kafkaslar ise genel olarak fazla yüksek değildir. Burada dağlar alçalmakta, daha ziyade yüksek platolar (Dağıstan Platosu) hâkim olmaktadır. Bölgede arazi yapısının sarp ve engebeli olması geçitlerin önemini artırmıştır. Bunlardan Daryal Geçidi Vladikavkaz (Kuzey Osetya/Kuzey Kafkasya) ile Tiflis (Gürcistan/Güney Kafkasya) bağlantısını sağlamakta olup, ilk kez 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ulaşıma açılmıştır.  Terek Irmağı’nın açtığı vadiyi takip eden geçidin deniz seviyesinden yüksekliği 2379 metre olup, geçit Ruslar tarafından Gürcü Askerî Yolu olarak da adlandırılmaktadır. Kafkasya genel olarak dağlık olmakla birlikte ırmak boylarında, dağ içlerinde, Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarında ve özellikle de Kuzey Kafkasya’da ovalara ve düzlüklere yer veren, buzullarla ve daimi karlarla örtülü dağlardan beslenen yüksek debili ırmakların suladığı mümbit bir coğrafyadır.

Bölgede tıpkı Türkiye’nin engebeli kesimlerinde olduğu gibi yeryüzü şekilleri ve yükseltideki değişime paralel olarak kısa mesafelerde doğal ortam koşulları değişmekte, bu değişikliğe bağlı olarak manzara da farklılaşmaktadır. Nitekim bölgenin dağlık ve engebeli yapısından kaynaklanan korunaklı yapısı gerek doğal, gerekse sosyo-ekonomik bakımdan farklı yörelerin oluşmasına imkân hazırlamıştır. İzole ortamların varlığı yeryüzünde soyu tükenmiş pek çok bitki ve hayvan türünün burada yaşamını sürdürmesine imkân verdiği gibi, onlarca etnik yapının ve dilin yok olmadan günümüze kadar ulaşmasını da sağlamıştır. Örneğin 1916 yılı nüfus sayımına göre sadece Dağıstan’da otuz ikisi yerli olmak üzere toplam seksen bir ayrı etnik unsur yaşamakta ve bunlar aralarında kendi dillerini konuşabilmekteydi. Kafkasya bu özelliğinden dolayı İslam Coğrafyacıları tarafından Cebelülelsine (dillerdağı) olarak adlandırılmıştır. Kuşkusuz bu etnik ve linguistik çeşitliliğin ortaya çıkmasında bölgenin göç yolları üzerinde bulunuşunun payı büyüktür. Nitekim bölge, tarihin hemen bütün devirlerinde kuzeyden güneye ya da doğudan batıya sürüklenen insan topluluklarının sığınağı olmuştur. Günümüz itibariyle bu kadîm coğrafya üçü bağımsız devlet (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan), dokuzu özerk cumhuriyet olmak üzere on iki ayrı siyasî üniteyi, birkaç otonom bölgeyi ve yaklaşık yirmi beş milyon nüfusu bünyesinde barındırmaktadır.

Hegel, Ruhun Felsefesi’nde Dünya Tarihi’nin gelişiminin Kafkas Irkı’ndan geçtiğini söyler. Şüphesiz bu önemli bir tespittir. Yerli ve göçmen onlarca etnik grubun, inancın ve yaşam biçiminin daracık bir coğrafyada kaynaşması ve yüzyıllarca birlikte yaşamak suretiyle alt kültürlerden bağımsız yeni ve özgün bir kimlik, Kafkasyalılık kimliğini oluşturması insanlık adına takdire şayan bir tablodur. Yeryüzünde bunca çeşitliliğe rağmen kendi içinde çatışmadan bir arada yaşamayı başaran, dışarıdan gelen hücumlara karşı farklılıkları bir kenara bırakarak ortak savaşım verebilen başka bir coğrafya yoktur. Ne yazık ki bu durum, başta Rusya olmak üzere Kafkasyalılarla normal yollarla başa çıkamayacağını anlayan bölgesel ve küresel güçlerin çeşitli oyunlarıyla son yıllarda kısmen de olsa bozulmuştur. Nitekim Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan yeni süreçte Kafkas halklarının Kafkasyalılık yerine kendi etnik kimliklerine daha çok vurgu yaptıkları görülmektedir ki Zelimhan Yandarbiyev’e göre bu durum Kafkasya’nın felaketi demektir.

Kafkasya, konumundan ve demografik yapısından kaynaklanan jeopolitik önemi nedeniyle çağlar boyunca güç mücadelelerinin odağı olmuştur. Şah İsmail Dönemi’nden itibaren İran-Osmanlı çekişmesinin yaşandığı bölgede bir süre Osmanlı Devleti üstünlük kurmuşsa da bu durum fazla uzun sürmemiş, XVI. yy’ın ikinci yarısından itibaren Rusya’nın büyük güç olarak tarih sahnesindeki yerini almasıyla birlikte Osmanlı-Rus mücadelesi başlamıştır. Sıcak denizlere inmeyi temel ülkü edinen Rusya, bu hedefini gerçekleştirmek için sürekli Kafkasya’ya saldırmış ve daha XIX. yy başlarında İran’ı ve Osmanlı Devleti’ni saf dışı etmek suretiyle bölgeye hâkim olmuştur. Şeyh Şamil’in yirmi beş yıl süren şanlı direnişiyle sembolleşen bu dönemin faturası çok ağır olmuş, yüz binlerce insan sürgün ya da mülteci durumuna düşmüştür. Tarihî süreç içerisinde savaş Kafkasya’yla ve Kafkasyalıyla o kadar bütünleşmiştir ki gözetleme kuleleri olan savunma tipi meskenler, bölgenin hâkim mimari tarzı hâline gelmiştir. Korunaklı vadilere, sarp yamaçlara ve yüksek tepelere inşâ edilen labirent görünümlü meskenler Daryal Geçidi’nden başlayarak Çeçenistan topraklarına kadar hemen her yere yayılmıştır. Nitekim Çeçenistan’ın Yetkali Vaynah Kuleleri dünya kule mimarîsinin merkezi sayılmaktadır. Rusların misket topunu kullanmaya başlamasıyla birlikte bu tarz mimarî zamanla önemini yitirmiştir.

Kafkasya XX. yy’ın başlarından itibaren bölgesel güçler yanında başta dönemin büyük gücü Almanya olmak üzere diğer Avrupa devletlerinin de ilgisini çekmiştir. Bunda, o dönem koşullarında giderek önemi artan Bakü petrollerine sahip olma düşüncesi yanında Mackinder’in dünyanın kalbi (heartlandı) olarak gördüğü geniş Rusya topraklarını kuşatma ve Rusya’nın güneye inişini engelleme stratejisinin payı büyüktür. Esasen o dönemin hemen bütün hâkimiyet kuramcıları dünya hâkimiyetine giden yolun uçsuz bucaksız Rusya steplerinden geçtiğini vurgulamışlardır. Hatta N. J. Spykman tarafından ortaya atılan Kenar Kuşak Kuramı bile Rusya’yı çevrelemesi nedeniyle Kafkasya, Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Çin’in yer aldığı kenar kuşağı (rimland) dünyanın en stratejik bölgesi saymıştır. Kuşkusuz bu durum Kafkasya’nın önemini çok daha fazla artırmıştır. Nitekim Rusya Bolşevik İhtilali sonrasında Komünizm ideolojisini kullanmak, baskı kurmak, halkları birbirine düşürmek ve sürgün (Stalin’in 1943–1944 sürgünleri meşhurdur) gibi yöntemlerle bölgeyi kendine eklemlemeye ve elde tutmaya azamî gayret göstermiştir.

Coğrafî miras değişmez. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Kafkasya ve Kafkasyalılar özgürlük ve bağımsızlık ümidine kapılmışlarsa da bu ümit fazla uzun sürmemiştir. Rusya zayıflayan gücünü kısa zamanda yeniden toparlamış, başta ABD olmak üzere bütün büyük güçler ve küresel siyasetin yeni aktörleri konumundaki uluslararası şirketler bölgede mevzilenmişlerdir. Enerji, enerji arzı ve enerji güvenliği bu güçlerin ve şirketlerin ilgilendiği en temel konulardır. Bölge, mevcut önemine ilaveten zengin petrol ve doğalgaz rezervleri dolayısıyla “XXI. yy’ın yeni Ortadoğusu” olarak öngörülen Hazar Havzası’na yakınlığı ve doğu-batı enerji koridoru üzerinde bulunuşu gibi nedenlerle büyük bir jeopolitik ve jeoekonomik değer kazanmıştır. ABD ve küresel sermaye uzunca bir süredir bir yandan Avrasya’nın enerji kaynaklarına uzanmak, bir yandan da Rusya’yı kuşatmak amacıyla bölge ülkelerinin yönetimlerini ele geçirmeye yönelik operasyonlar düzenlemektedir. Buna karşın Putin’le birlikte Avrasyacı bakış açısıyla Yakın Çevre Politikası’nı vizyona sokan Rusya, küresel güç mücadelesi sahnesine yeniden geri dönmüştür. Diğer yandan Hazar Havzası’nın ve Rusya’nın enerji kaynaklarına bağımlı olan Avrupa Birliği bölgeden azamî düzeyde yararlanabilmenin hesabını yapmaktadır. Doğu-batı enerji koridoru üzerinde kilit ülke konumunda bulunan, Bakü-Tiflis-Ceyhan’ın en önemli ortağı olan ve bölgesel güç olabilme hayâlleri kuran Türkiye, sağlıklı politikalar uygulayamadığı için Kafkasya ile tarihinden ve kültüründen gelen derin ilişkilerin ağır yükü altında ezilmektedir. Bölgeye dönük bir kısım arzuları olan bir diğer bölgesel güç İran ise küresel kuşatılmışlık nedeniyle çok fazla hareket edememektedir. Ve bölge, yani Kafkasya ve Kafkasyalılar olup biteni sadece seyretmektedir. Kimse onlara bir şey sorma ihtiyacı hissetmemektedir.

Bir siyaset bilimci “para kazanmak istiyorsanız ticaret yapın, daha fazla kazanmak istiyorsanız siyaset yapın, çok daha fazla kazanmak istiyorsanız savaş çıkarın” der. Brzezinski yeni dönemde Kafkasya’yı “Avrasya’nın Balkanları” olarak nitelendirmek suretiyle yeni bir kimlik biçti. Bunun anlamı şu: Bölge yeni devrimlere ve savaşlara gebe. Gül devrimi, kadife devrim, turuncu devrim… Rus-Çeçen, Gürcü-Abaza ve en son Gürcü-Osetin Savaşları. Muhtemelen arkası gelecek. Kim bilir, belki de yeni bir dünya savaşının fitili burada ateşlenir. Ne de olsa iki dünya savaşı da Balkanlar’da çıkmıştı. Kafkasya, Avrasya’nın Balkanları!                                                                                                                                                                                                                                                                                              Erdal AKPINAR  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir