Dugin’in Avrasyası’ndan Nusaybin’in Hendeklerine

Dugin’in Avrasyası’ndan Nusaybin’in Hendeklerine

Henüz mesleğin şafağındaki Muhabir Bayan Sultanahmet Meydanı’nda mikrofon uzattığı yaşlı Amcaya soruyor:

-Rusya krizi hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Ne diyeyim kızım, ben aslen Karslıyım. Ulularımdan Moskof zulmü hikâyeleri dinleyerek büyüdüm. Moskofun huyu suyu değişmez, dün neydiyse bugün de o.

Muhabir bu sefer birkaç adım ötede bıyıkları yeni terlemiş bir üniversiteli delikanlıya yöneliyor:

-Rusya meselesini ve Güneydoğudaki son olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce PKK ne yapmak istiyor?

-Bence mesele Kürt meselesi falan değil. Büyük güçlerin oyunu. Türkiye’yi önlerinde engel gördükleri için, PKK’yı kullanarak parçalamak istiyorlar. Güçlü ve birlik olmamız lazım.

Konuşmalar bu minvalde sürüp gidiyor.

Gücünüz varsa, sözünüz geçer

Evet, 12 Aralık tarihli “Rusya krizini doğru okumak” başlıklı yazımda kısmen değinmiştim. Muhabir bayanın haberi bir şeyler ifade etmekle birlikte; ülkemizde, bölgemizde ve dünyada olup bitenleri anlamanın yolu, jeopolitikten geçer. Bu kapsamda üniversiteli gencin işaret ettiği “güç” olgusuna bakmakta yarar var. Bir ülkenin gücü tam olarak ne demektir? Gücün kaynağı nedir ve ne işe yarar? Kabaca bir tanımla güç, sabit ve potansiyel unsurların toplamı ile stratejik zihniyet, stratejik plânlama ve siyasi iradenin çarpımıdır. Formülde geçen sabit unsurlar; kolay değişmeyen veya değişmesi zaman alan coğrafya, tarih, nüfus ve kültürden oluşur. Potansiyel unsurlar ise; nispeten daha hızlı değişebilen ekonomik, teknolojik ve askerî kapasiteden ibarettir. Bir ülkenin bu unsurların tamamına dayalı olarak geliştirdiği vizyonu, stratejik plânı ve siyasi iradesi onun gücünü belirler. Unsurların her birinin etkisi, önemi ve önceliği yere, zamana ve duruma göre artar, ya da azalır.

Cevaplanması gereken sorular

Konunun daha kolay anlaşılabilmesi, şu soruların doğru cevaplanmasına bağlıdır. Dünyada ne ya da ne gibi gelişmeler yaşanmıştır da, bölgemizde büyük ve yeni bir kaotik ortam oluşmuştur? Acaba bölgeyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olan ülkelerin güçlerinde dikkate değer bir değişim mi meydana gelmiştir? Güçler dengesi ciddi şekilde değişmiş, ya da değişmekte midir? Günümüz itibariyle küresel ve bölgesel aktörlerin temel stratejilerinin ve plânlarının geçmiştekinden farkı nedir? Küresel aktörlerin siyasi iradeleri değişmiş midir? Bu tür soruları çoğaltmak mümkün.

Şüphesiz bu kısa gazete yazısında, bu ve benzeri soruların tamamı ayrıntılı olarak cevaplandırılamaz. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, yukarıda ihtimal olarak ifade edilen tüm soruların ortak cevabı “evet”tir. Evet, bölgesel ve küresel aktörlerin güçlerinde Soğuk Savaş dönemi sonrasında önemli değişmeler meydana gelmiştir. Evet, olup bitenler yeni bir güç dengesi arayışının tezahürüdür. Evet, başta Rusya olmak üzere pek çok ülkenin bölgeye ve dünyaya bakışı, stratejik hedefi ve plânı değişmiştir. Evet, özellikle Rusya ve Türkiye, bölgede yeni bir siyasi irade ortaya koyma çabasındadır. Evet, bütün bunların doğal bir sonucu olarak, bölgemiz ve dünya yeni ve büyük bir güç mücadelesine sahne olmaktadır. Ve ne yazık ki şimdilik küçük çaplı bölgesel çatışmalara yol açan bu mücadelenin, orta vadede küresel ölçekte bir savaşa dönüşme ihtimali mevcuttur.

Yeni Rus stratejisi

Hepsi bir yana, öncelikle dünyanın kalbine (heartland) hükmeden gücün, yani Rusya’nın değişen stratejisine, vizyonuna ve siyasi iradesine bakmak gerekir. Putin’in Rusya’sı yeni bir vizyon belirlemiştir. Bunu anlamak için fazla araştırma yapmaya gerek yok. Rus Stratejist Alexsander Dugin’i ve O’nun “Yeni Avrasyacılık” kuramı çerçevesinde yazıp çizdiklerini okumak yeterli. Bu kuram, Soğuk Savaş dönemi sonrasında sistematize edilmiş ve koşulların olgunlaşmasıyla birlikte vizyona sokulmuştur.

Dugin’e göre, merkezinde Rusya’nın bulunduğu bir kara gücü ve medeniyeti olan Avrasyacılığın asıl rakibi, merkezinde ABD’nin bulunduğu Atlantikçiliktir. Odağında Rusya’nın olduğu Yeni Avrasya, Atlantikçiliğin ve kapitalizmin mağlup edilmesiyle birlikte yeniden kurulacaktır. Dugin bu bağlamda, 19. ve 20. Yüzyılın klasik Avrasyacılarının aksine, Avrupa ile dost ve müttefik olmaktan yanadır. O’na göre kötülüklerin kaynağı Avrupa değil, ABD’dir. Hatta Avrupa, Atlantik kuşatmasından kurtarılması gereken şaşkın bir figürdür. Bunun için Moskova-Berlin ekseni oluşturulmalı, Fransa bu eksene oturtulmalı, Atlantik karşıtı blok genişletilmeli, İngiltere Avrupa’dan dışlanmalıdır.

Yeni Avrasyacılık ve Türkiye

Aynı zamanda kendisinin kurduğu Yeni Avrasya Hareketi’nin lideri olan Dugin, bölgemiz ve Türkiye ile ilgili dikkat çekici stratejik hedefler ortaya koymuştur. O’na göre Ortadoğu, Moskova-Tahran ekseninde Rusya ve İran tarafından paylaşılmalıdır. Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye parçalanmalıdır. Eski Sovyet cumhuriyetleri ve Moğolistan Yeni Avrasya’ya katılmalıdır. Şiiliğin politik temsilcisi olan İran, mutlak surette bu bloka dahil edilmelidir. Avrasya Birliğinin sağlanabilmesi için; Türkiye başta Kafkasya olmak üzere, Türklerin ve Müslümanların yaşadığı bölgelerden uzak tutulmalıdır.

Kuşkusuz Alexsander Dugin’in Yeni Avrasyası sadece bunlardan ibaret değildir. O, Brzezinski’nin “büyük oyun sahası” olarak nitelendirdiği Avrasya’nın güçlü ve zayıf yönlerinin farkındadır. Brzezinski, Avrasya’dan yeni bir gücün çıkması durumunda, ABD’nin küresel üstünlüğünün sona ereceğini söyler. Dugin’e göre Rusya, üzerinde yaşadığı coğrafyanın bir sonucu olarak ya dünya siyasetinde önemli bir rol üstlenecek, ya da çökecektir. Üçüncü bir seçenek yoktur. Diğer yandan Rusya, söz konusu bu önemli rolü tek başına oynayacak güce sahip olmadığının farkındadır.  İttifak yapmaya mecburdur. Bu ittifak, kıta Avrupası ile Asya’nın birbirine bağlanmasıdır. Yani, Yeni Avrasya’dır.

Dugin’in Yeni Avrasya stratejisi Putin’in liderliğinde yürürlüğe konulmuştur. Bu bağlamda Rusya, hedefine ulaşmak için Ortadoğu’da ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmayı arzulamakta. Diğer yandan Kafkasya’da, Türkistan’da ve Rusya içlerinde mevcut birliğini korumak, hatta tahkim etmek istiyor. İran, bu yeni stratejiyi benimsediğini ve Rusya ile birlikte hareket edeceğini alenen gösterdi. Yeni Avrasya’nın istikbalini belirleyecek olan Avrupa’nın dinamosu Almanya’nın ne yapacağı ise henüz belirsiz. Hiç kuşkusuz bütün bu olanlar karşısında, Yeni Avrasya stratejisinin hedefindeki büyük güç ABD’nin ne diyeceği ayrı bir merak konusu. Sahi, ABD niçin suskun?

Bu pilav daha çok su götürür

İlginç bir şekilde tarihin aynı döneminde Türkiye de kendi kültür havzasında medeniyet eksenli yeni bir stratejik vizyon ve siyasi irade ortaya koymaya çalışıyor. Bu vizyon değişikliğinde dünya güç sıralamasında birkaç basamak tırmanmış olmaktan kaynaklanan özgüvenin payı büyük. Daha da önemlisi, stratejik zihniyette yaşanan değişim ve dönüşüm. Ülkemiz zamanın ve mekânın ruhuna uygun olarak yeniden tarih sahnesine dönme çabasında. Hem de Avrasyacılar tarafından “parçalanacak ülkeler” listesinde ilk sıraya konulmuşken. Takdir edersiniz ki, bu koşullarda çatışma kaçınılmaz.

Suriye iç savaşına, İran ve Irak’ın yükselen Türkiye karşıtlığına, Doğu Akdeniz’deki devasa askeri yığınağa, Azerbaycan ve Ermenistan arasında yeniden gerilen ilişkilere, Karayılan’ın alenen dillendirdiği Bağımsız Kürdistan söylemine, Türkiye’ye açıkça meydan okuyan Moskova’nın kapısında ikbal dilenen Demirtaş’a, harabeye dönen güzelim Güneydoğu şehirlerine, Nusaybin’in hendeklerine, Sur’da yakılan tarihi Fatih Paşa (Kurşunlu) Camiine, ülkemizin dört bir yanında her gün kalkan şehit cenazelerine bir de bu gözle bakın. Dün Kafkasya ve Doğu cephelerinde Rusya’ya karşı omuz omuza birlikte savaştığımız Müslüman Kürt kardeşlerimizin torunları olduğunu iddia eden bir kısım hainler, şimdi Rusya ile müttefik olmuş, Türkiye’ye karşı savaşıyor. Yazık, çok yazık!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir